­ ŞAHMARAN MASALI | Kültür Portalı

Şahmaran Masalı - Tunceli

Masal

Tunceli ve yöresinin en bilinen masalı, Anadolu’nun farklı bölgelerinde farklı biçimlerde anlatılan Şahmaran Masalıdır. Başta yaşlılar olmak üzere her Tuncelili, Şahmaran Masalını bilmektedir. Uzun kış gecelerinde anlatılan Şahmaran Masalı, Tuncelililer için o kadar yakın bir hissiyattır ki her Tuncelilinin evinde Şahmaranı resmeden bir halı duvarda asılı durmaktadır. Şahmarana ilişkin yapılan çok sayıda akademik araştırma bulunmakla ve farklı yörelerde farklı versiyonları olmakla birlikte, aşağıda, Tuncelililer tarafından bilinen ve Kemal Kahraman’ın Türkçeleştirerek sitesine koyduğu versiyonun sadeleştirilmiş hali bulunmaktadır. Rivayet edilir ki, Lokman Hekim, günlerden bir gün, ölüme çare bulmak amacıyla içinde notlar tuttuğu defterini alıp bir ırmağın başına gidip oturmuş. Lokman Hekim’in ölüme çare bulmak için defterini açıp çalışmaya başladığı, aynı anda Hz. Peygambere ayan olmuş. Hz. Peygamber Cebrail’e, “Lokman Hekim gene defterini eline alıp, ölüme çare bulmak için çalışmaya başladı. Ölüm, Hakkın emridir, O niye karışıyor? Sen git ve bir kanat çırparak, defteri suya düşür. Yoksa Lokman Hekim, ölüme çare bulma sevdasından vazgeçmez” demiş. Bunun üzerine Cebrail, ırmak kenarında defterine bir şeyler yazmakta olan Lokman Hekim’in yanına gidip, O farkında olmadan kanatlarını çırpmış. Lokman Hekim’in elindeki defterin, üç sayfası hariç, bütün sayfaları uçup sulara gömülmüş. Bütün çalışmaları yok olup giden Lokman Hekim çok üzülmüş ama yapacak bir şey olmadığından çaresiz bir biçimde evine dönmüş. Bir süre sonra ölüm döşeğine düşen Lokman Hekim, artık dünya değiştirme vaktinin geldiğini anlayınca, o sırada iki canlı olan karısını yanına çağırmış. Ölüme çare aramak üzere tuttuğu notlardan geriye kalan üç sayfayı O’na verip, demiş ki, “Bunları sakla. Günü gelip de doğurduğun evladımız, gelip bunları senden isteyene kadar katiyen söz etme. O, isterse de ver”. Bu sözlerinden sonra dünyasını değiştirmiş, sonsuzluğa göçmüş. Bir zaman sonra günü dolan kadın doğum yapmış ve bir oğlu olmuş. Camısan adını verdiği oğulları, yedi yaşına geldikten sonra köyün diğer çocukları gibi oduncu olmuş. Günlerden bir gün, her zamanki gibi kalkıp, diğer arkadaşlarıyla oduna gitmiş. Çok büyük bir kütük görmüş. Kaldırıp götürmek istemiş. Kütüğü kaldırınca altında büyük ve düz bir taş görmüş. Sanki bir şeyin kapağı gibiymiş. Meraklanan Camısan, taşı da kaldırınca ağzına kadar dolu bir küp görmüş. Hemen arkadaşlarına seslenmiş: “Burada bir şey buldum; hele bu nedir?” Arkadaşları gelip bakmışlar ama ne olduğunu onlar da bilememişler. İçlerinden biri, “hele bir parmağını batırıp tadına bak.” Batırdığı parmağını yalayan Camısan, onun tatlı bir şey olduğunu fark etmiş. Arkadaşlarına, “bunun tadı çok güzel; gidip kaplarımızı getirip, dolduralım. Bu bizim nasibimiz” demiş. Köye gidip kaplarını getiren çocuklar, küpteki balı boşaltmışlar. Fakat küp o kadar büyük ve derinmiş ki, küpün altında kalan bala yetişememişler. Bunun üzerine Camısan, arkadaşlarına, “bir ip bağlayıp, beni aşağı sarkıtın. Altta kalanları kaplara doldurduktan sonra siz beni çekersiniz” demiş. Camısan’ın beline ipi bağlayıp derin küpün içine indirmişler. Camısan, küpün altında kalan balı bitene kadar kaplara doldurduktan sonra kendisini çekmelerini istemiş. Tam burada insanoğlunun açgözlülüğü bir kez daha devreye girmiş; yukarıdaki çocukları şeytan dürtmüş. İçlerinden biri, “bunu ilk Camısan buldu, yukarı çıkardığımızda, yarısı benim yarısı da sizin diye diretir. İyisi mi biz Camısan’ı küpte bırakalım. Soran olursa da görmedik, bilmiyoruz, deriz” demiş. Kendi aralarında anlaşmışlar. Böylece Camısan’ın bağlı olduğu ipin ucunu bırakmışlar. Sonra da kuyunun üstündeki taşı da kapatıp köylerine geri dönmüşler. Oğlunu merak eden Camısan’ın annesinin sorularını da, “nerede olduğunu bilmiyoruz” diyerek geçiştirmişler. Bu tarafta zavallı kadın, oğlunu merak edip, aramalarını sürdürürken, öte tarafta kuyunun içindeki Camısan, çaresiz bir biçimde küpün içinde bir zaman beklemiş. Gel zaman, git zaman, bir gün küpün içine toprak döküldüğünü görmüş. Dikkatlice bakınca bir akrebin küpü delip içeri girdiğini fark etmiş. “Akrep, buraya canlıların dünyasından gelmiştir. Onun geldiği deliği izlersem, buradan kurtulurum” diye düşünmüş. Bunun üzerine önündeki toprağı arkasına atarak yolunu açmaya çalışmış. Az uğraşmış, çok uğraşmış; bir yere çıkmış ki, üst üste yığılan yılanları görmüş. Şaşkınlıkla etrafına bakarken, üst tarafı insan, elleri ve ayakları dahil gerisi yılan; dudakları çatlamış Şahmaran’ı fark etmiş. “Ey hak” demiş Camısan, “şu benim bahtım ne kadar da kara imiş ki, sen beni getirip buralara çıkardın…” Şahmaran, Camısan’ın korku ve endişesini fark ederek seslenmiş: “Oğlum, korkma, gel benim yanıma… Sen onlardan ne kadar korkuyorsan; onlar senden üç kat daha fazla korkuyorlar.” Yılanların arasında dikkatli bir biçimde geçen Camısan, Şahmaran’ın yanına gitmiş. “Ey insanoğlu” demiş Şahmaran; “ben ne kusur işledim ki, benim peşimi bırakmıyorsunuz. Sizin yüzünüzden 700 yıllık konağımı bırakıp buralara taşındım; yine de kurtulamadım elinizden.” O’nun peşinde olmadığını, dünyaya geri dönmek için çabalarken buraya geldiğini anlatan Camısan, Şahmaran’a, “ya Şahım bana ne yapacaksın?“ diye sormuş. Şahmaran, O’nu yanında tutmuş. Zaman akmış, zaman geçmiş; Camısan, bir gün tekrar Şahmaran’a, “kabul et minnetimi ey Şah, beni insanların dünyasına geri gönder” demiş. Şahmaran, “Oğul, bu sözden umudunu kes. Sen artık insanların dünyasını göremezsin” demiş. Sonra da Şah Temur´un oğlu Belqiya’nın başından geçenleri anlatmış. Şahmaran, Belqiya’nın Hz. Muhammed´i bulmak/görmek için yola çıktığını ama bulamadığını, bu arayışı sırasında O’nun da gelip kendi mekanına çıktığını, sonra da insanların dünyasına çıkmak için izin istediğini anlatmış. Belqiya’nın, “Beni Hakka bağışla, gidip Hz. Muhammed’in Adı’nı arayıp bulayım, yüzünü göreyim” sözünü aktardıktan sonra “O bile insanların dünyasına geri dönemediğine göre sen nasıl döneceksin” demiş. Bu sözler karşısında Camısan´ın umudu kırılmış; orada Şahmaran’ın yanında kalmış. Zaman, az akmış, çok akmış; Camısan’ın merakı gene su yüzüne çıkmış. Şahmaran’ın yanına giderek, “ey Şah´ım, sen Belqiya’nın gidemediğini söyledin ama peki O’na ne oldu, acaba Hz. Muhammed´in adı´nı, onun cemalini gördü mü, görmedi mi?” diye merakla sormuş. Şahmaran, “Belqiya benim yanımdayken feryad figanla gitmek için minnet etti. Ne yaptıysam insanların dünyasına gitme ısrarından vazgeçiremedim. İşte o zaman O’na filan yerdeki çayırlığa Cuma günü gelecek olan iki koçtan bahsettim. Bu koçlardan biri siyah, diğeri ak. Belqiya’ya çayıra gelen koçların kavgaya tutuşacaklarını anlattım. Önceden gidip bir köşede saklanmasını, koçlar kavgaya tutuştukları an, ‘ya Hızır’ diyerek ak koçun üstüne atlamasını ve böylece insanların dünyasına geri döneceğini anlattım. Kara koça dikkat etmesini; eğer onun üstüne atlarsa, yedi kat yerin dibine gideceğini de söyledim. Cuma günü kalkıp gidip o çayırda bekledi. Ak ve kara koçun geldiklerini gördü. Çayıra gelen koçlar kavgaya tutuştukları an, Belqiya, kendisini beyaz koç´un üstüne atmak için harekete geçti. Durumu farkeden kara koç ani bir hamleyle öne geçip, Belqiya’yı kendi sırtına alıp, O’nu 7 kat yerin altına götürdü. O bile gidip Hz. Muhammed´in adını göremedi; insanların dünyasına dönemedi. Sen nasıl gideceksin, gel bu sevdadan vazgeç” diye uzun uzun anlatmış. Bu uzun anlatımların sonucunda iyice umudu kırılan Camısan, Şahmaran’ın yine onun yanında kalmaya devam etmiş. Ne de olsa Lokman Hekim’in oğlu olan Camısan’ın öğrenme merakı üstün gelmiş ve bir zaman sonra gene Şahmaran’ın yanına giderek, “ey Şah´ım Belqiya yerin yedi kat dibine gitti, peki ne oldu?” diye sormuş. “Belqiya, sizin dünyanıza benzer bir dünyaya çıktı. Gidip bir adamın hizmetkarı olduktan bir süre sonra bu kez de ağasına, ‘ey ağam, ben aydınlık dünyaya gitmek isterken buraya geldim, beni kendi dünyama geri gönder’ diye minnet etmiş. Ağası da, Belqiya’ya, kimsenin O’nu aydınlık dünya´ya götüremeyeceğini anlattıktan sonra, ‘yine de gel, orada bir çınar ağacı var. Zümrüt Kuşu gelip onun üzerinde yuva yapıyor. Her yıl yavrular çıkarıyor. Bir yılan alışmış/öğrenmiş her yıl gelip onun yavrularını yiyor. Sen oraya gidip, o yuva´yı beklersen, bu şekilde yılanı öldürmeyi becerirsen, belki Zümrüt Kuşu seni aydınlığa çıkarabilir” demiş. Bunun üzerine umutlanan Belqiya gidip okunu yayını almış ve o ağacı beklemiş. Az beklemiş, çok beklemiş bir de bakmış ki, bir ejderha süzülerek ağaca çıkıyormuş. Ejderhanın yukarı çıktığını gören Zümrüt Kuşunun yavrularına feryat-figan düşmüş. Anneleri, onlara yiyecek aramak üzere gitmiş ve o sırada dağların ardında imiş. Yavrularının sesini duyunca içini bir öfke kaplamış ve kanatlarının üstüne öyle ağır bir taş koymuş ve “bu neyse gidip vurayım, hakkın her yılı bu her kimse, her neyse gelip benim yavrularımı yiyor” diyerek yuvanın olduğu yere gelmiş.  O kadar yolu nasıl geldiğini bilmeyen Zümrüt Kuşu, kanatlarının üstündeki taşı ağacın altında ne varsa atıp vuracaktı ki, yavrularının ‘aman ha, o insanoğluna dokunma, bizi o kurtardı” diyerek, annelerini durdurmuşlar. Zümrüt Kuşu, taşı yere bırakıp Belqiya’nın yanına giderek sormuş: “Sen kimsin, benim bu muradımı yerine getirip yavrularımı kurtardın. Dile benden ne dilersen, ben de senin muradını yerine getireyim.” Kaç zamandır bu anı bekleyen Belqiya da, büyük bir heyecanla, “Tek muradım vardır, geldiğim dünyaya geri dönmektir” demiş. Bunun üzerine Zümrüt Kuşu, “Sen beni zayıf yerimden yakaladın. Bari git, kırk tulum dolusu et, kırk tulum dolusu da su getir. Sonra da kanatlarımın üstüne otur. Ben acıktıkça ağzıma et at, susadıkça boğazıma su dök, ancak böyle çıkartabilirim seni. Çıkartamasam da ne yapalım” demiş. Kendi dünyasına dönüş umuduna bu kadar yaklaşmış bulunan Belqiya, hiç beklemeden gitmiş; Zümrüt Kuşunun istediklerini bulup getirmiş. Öne yiyecekleri kuşun kanatlarının üstüne koymuş, sonra da kendisi oturmuş. Hazır olunca Zümrüt Kuşu uçmaya başlamış. Havalandıktan bir süre sonra Zümrüt kuşu, “susuzum” demiş, Belqiya, su döktü boğazına; “açım” demiş, Belqiya, et atmış boğazına. Böylece uzun ve zahmetli bir yolculuğun sonucunda Belqiya’yı sizin dünyanıza çıkarmış.” Şahmaran’ın Belqiya’ya dair anlatımları, Camısan´ın umudunu yeniden kırmış. Zaman az geçmiş, çok geçmiş, Camısan’ın merakı yeniden galip gelmiş ve gidip Şahmaran’a, “ey Şahım, peki o bizim dünyamıza çıktıktan sonra ne oldu” diye sormuş. Bunun üzerine Şahmaran tekrar anlatmaya başlamış: “Belqiya önce gidip bir şehirde dolaşmış. Orada bir Hoca ile karşılamış. Hoca, ‘kim benimle gelirse gidelim; yapraklar-otlar, ağaçlar-taşlar bütünüyle bize dile gelecekler. Orada bulunan ağaçlardan biri de, kim benim yapraklarımı ayaklarının altına sürerse, su onun için yumuşak toprak gibi olacaktır. O yumuşak topraktan geçip, Sultan Süleyman’ın mührünün olduğu ve kapısında ejderha bekleyen bir mağaraya gideceğiz. Ben İsmi Azam duasını okuyacağım sen amin diyeceksin. Böylece ejderhanın ağzını bağlamış olacağız. Ağzından alev çıkamaz hale gelince, ben gidip Sultan Süleyman´ın mührünü alacağım. Sen de çok istediğin Hz. Muhammed´in adını görmüş olursun’ demiş”. Bunun üzerine Belqiya, Hocanın ardına takılıp gitmiş. Hakikaten de, yapraklar, dallar, otlar, taşların her biri dile gelmiş. Biri, ‘ben şu derdin dermanıyım’; diğeri ‘ben şu derdin ilacıyım’ demiş. Tam o anda bir ağaç da demiş ki, ‘kim benim yapraklarımı ayaklarının altına koyarsa, su ona yumuşak toprak olacaktır. Belqiya ile Hoca gidip o ağacın yapraklarını aldılar, ayaklarının altına koyup suyun üstüne çıkmışlar. Az gitmişler, uz gitmişler, bir de bakmışlar ki kapısının ağzından alevler fışkıran ejderhanın durduğu mağara karşılarındaymış. Hoca, söylediği gibi, İsmi Azam duasını okumuş, Belqiya da ‘amin’ demiş. Tam ejderhanın alevi azalacakmış ki Hz. Peygamber, hemen Cebrail’i göndermiş; “yetiş ya Cebrail, kanatlarını çırp, ejderhanın ağzından çıkan alevlerin sönmesini engelle. Kimse Sultan Süleyman´ın mührünü alamasın.” Cebrail hemen mağaranın kapısına gelmiş. Kanatlarını çırpmış ve Hocanın kitabı elinden uçup suya gömülmüş. Kitap suya düşünce Hoca edeceği duayı unutmuş ve ejderhanın ağzından çıkan alevler, büyüyerek hocayı yakmış. Belqiya kendisini zor kurtarmış. “İşte böyle Oğul” demiş Şahmaran, O, Hz. Muhammed´in Adı´nı görememiş, sen nereden bulacaksın/göreceksin! Gel bu davadan vaz geç” demiş ve gitmiş. Camısan’ın merakı, bir zaman sonra yeniden depreşmiş. Bunun üzerine tekrar Şahmaran’a gidip, “ey Şahım, peki Belqiya’ya ne oldu, acaba Hz. Muhammed´in Adı’nı görebildi mi” diye sormuş. Şahmaran, tekrar başlamış anlatmaya: “Belqiya, 300 yıldır gezmekte, Hz. Muhamed’in Adı’nı aramaktaymış. O kadar ki elindeki asadan geriye sadece tutamak kısmı kalmıştı. Ayağındaki papuçların ise sadece üst kasnakları kalmıştı. Ejderhadan kurtulunca önüne bir dağ çıkmış. Bakmış ki dağda bir huri oturuyor... Selam vermiş. “Hayır ve selametle ol ey insanoğlu” diyerek selamını almış Huri ve eklemiş, “ne güzel bir yüz var, ne iyi bir ‘don´dasın”. Belqiya Huriye, “Sen burada ne bekliyorsun” diye sormuş. Huri, “beni buraya Hz. Peygamber tayin etti; o hangi tarafa kıtlık, hangi tarafa bolluk dediyse o tarafa bolluk ve öbür tarafa da kıtlık veriyorum” demiş. “Kaç yaşındasın” diye sormuş Belqiya. “200” diye cevap vermiş Huri. Derken aralarında şu konuşma geçmiş:Belqiya: Madem ki 200 yaşındasın, sana bir şey soracağım; sen Hz. Muhammed´in adını hiç görmedin mi? Huri: Vallahi görmedim. Ama şu ilerideki dağda benim bir ablam var; o 400 yaşında. Belki o görmüştür. Belqiya tekrar yola düşmüş. Hurinin söylediği dağa gidince orada da bir Hurinin oturduğunu gördü. Selam verip yanına gitmiş. O’nu gören Huri de, kardeşi gibi Belqiya’yı görünce sevincini belli etmiş. “Aleykümselam ey insanoğlu. Hakka şükürler olsun! Sen çok güzel bir dondan meydana gelmişsin”! Karşılıklı hal hatır sorduktan sonra Belqiya söze girmiş: “Burada ne bekliyorsun?” “Buranın nöbetçisiyim.” “Kaç yaşındasın?” “400.” “Sana bir sorum var; sen şimdiye kadar Hz. Muhammed´in Adı´nı hiç gördün mü?” “Ben hiç görmedim. Yine de şu ileride iki kanatlı bir kapı var ‘Ya Hz. Muhammed’ diyerek kapıyı it. Eğer sana biçilen ceza, cefa bitmişse, kapı sana açılır ve içeri girersin. Yok eğer açılmazsa git, bir o kadar daha gez ve gel.” Bunları duyan Belqiya, hemen orada diz çöküp ağlamış. Tekrar yola düşüp gitmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, tekrar bir dağa rastlamış. Bakmış ki iki kanatlı bir kapı! “Bitmedi mi benim cezam, Ya Hz. Muhammed! Senin ardından o kadar dolaştım ki, artık bende derman kalmadı” diye bir yandan yakarmış; diğer yandan da ‘Ya Hızır’ diyerek kapıya itmiş. Tam o sırada kapı açılmış ve içeri girmiş.” Sözlerini burada toparlayan Şahmaran, “O bu kadar eza görüp, cefa çektiği halde sizin dünyanıza dönemedi, sen nasıl döneceksin” diyerek, Camısan’ı tekrar ikna etmiş. İkna olup, Şahmaran’ın yanında kalmaya devam eden Camısan, gel zaman git zaman, açılan kapıdan içeri giren Belqiya’nın akibetini merak etmiş. Gidip Şahmaran’a sormuş: “Ey Şahım, kapı açılıp Belqiya, Hz. Muhammed´in adını gördüyse neden hala ‘aydınlık dünyayı göremezsin’ diyorsun? Sana minnet ediyorum, beni aydınlık dünyaya çıkar” İşte o zaman Şahmaran, Camısan’ın bu ısrarlı isteğine boyun eğmiş. “Bak” demiş Şahmaran: “Kim ki beni görür, bedeni tıpkı bir yılanın bedeni gibi pul pul olur. Böyle alacalı bir hal alır. Bu pullar yıkandıkça dökülür. Eğer herkesin görebileceği şekilde hamama gidip yıkanmazsan, insanların içinde yaşamazsan seni dünyana geri gönderirim. Yemin et!” demiş. Bunun üzerine Camısan yemin etmiş; “ant olsun, ant olsun, ant olsun ki ne şehirde yaşayacağım ne de hamama gidip yıkanacağım...” Bunun üzerine Şahmaran bir çift yılanın gelmesini istemiş. Gelen yılanlar, önce Camısan´ın gözlerini bağlamışlar; sonra da Camısan’ın kendi sırtlarına binmesini istemişler. Camısan’ın gözleri kapalı olduğu için kendisini nerelere götürdüklerini, hangi yollardan geçtiklerini görememiş. Sonunda O’nu uzun süredir hasretini çektiğini dünyaya bırakmışlar. Dünyaya geri gelir gelmez şükretmiş; dualar etmiş. Sonra kalkıp annesinin yanına gitmiş. Bakmış ki yaşlı annesi ağlamaktan kör olmuş. Yokluk, yoksulluk içindeki kadının kala kala bir eşeği kalmış. Camısan, Annesiyle hasret giderdikten sonra demiş ki: “Anne kalk, durma, eşyalarımızı toplayalım.” “Oğlum nereye gidiyoruz?” demiş annesi. “Ben şehirde duramam, bir dağ başına taşınıp orada yaşayacağım.” Yıllardır oğlunun hasretini çeken, bu uğurda ağlamaktan gözleri kör olan annesi, Camısan’ı bulmuşken kaybetmek istememiş. Birlikte yüklerini, yataklarını toplayıp, eşeğe yüklemişler. Hemen yola çıkıp, bir ormanın kuytu bir köşesinde, kendilerine uygun küçük bir mağarayı yurt edinmişler. Herkesten uzak kendi halinde yaşamaya başlamışlar. Camısan, banyo yapmak istediğinde, her seferinde bir tenekede su kaynatıp yapmış. Böylece Şahmaran’ı gördüğü için vücudunda oluşan alacalı hali kimse görmüyormuş. O da kendi sırrıyla yaşamını sürdürüyormuş. Ta ki o güne kadar! O gün yaşadıkları toprakların Padişahında, bir dert çıktığı yayılmış. Öyle bir yara ki, Padişahın yüzünü de, bütün vücudunu da sarmış. Kuruyan vücut, çürümeye başlamış. Ne kadar, cerrah ve ne kadar alim, ermiş ve hoca varsa Padişahın derdine çare bulamamışlar. Bir gün, Saraya bir Hoca gelmiş. Padişahın huzuruna çıkıp, kitabına bakarak, konuşmaya başlamış: “Sultanım, senin derdin dermansız bir derttir. Tek bir çaresi vardır, o da imkansızdır.” Bu sözler karşısında bir umut ışığı yakalayan Padişah, Hoca’ya sormuş: “Ben ki bu toprakların Padişahıyım. İmkansız olan nedir Hocam?” Hoca cevap vermiş: “Senin illetin çaresi, yalnızca Şahmaran’dadır. Şahmaran´ı bulacak, buraya getireceksin. Senin yaşaman için Şahmaran’ı kesip, üç kere üst üste kaynatacaksın. Üçüncü kaynatmadan sonra onun suyu ile kendini yıkayacaksın. İşte o zaman iyileşirsin. Şahmaran olmadan, sendeki bu illet gitmez, sen de iyileşemezsin. Çaresiz bir biçimde ölümü bekleyen Padişah’ın umudu daha da artmış. Merakla sormuş: “Peki biz Şahmaran´ı nasıl bulacağız, nereden bulacağız?” “İşte o zor” demiş Hoca. Sonra da aklına gelen fikri Padişaha anlatmış: “Bütün tebaanın duyacağı şekilde bir tellal çıkar. Hayrına bütün insanları hamamda yıkatıp temizlenmelerini istediğini duyur. Şahmaran’ı gören kişinin vücudu alacalıdır. Suya girince de pul pul dökülür. O kişi Şahmaran’ın yerini biliyordur. İşte O kişiye, gidip Şahmaran´ı getirmesini emredeceksin.” Padişah, tellal çıkarmış, herkese duyurmuş. Hiçbir yerde hiç kimse kalmamış. Herkesi getirip hamamda suya sokmuşlar. Bütün ahaliyi hamamda yıkamışlar ama kimsenin vücudunda pul pul dökülme olmamış. Bunun üzerine Padişah, tellalı duymayan, duyup da gelmeyen var mı diye, dağ-taş dememiş arama emri çıkartmış. Nihayetinde anlaşılmış ki Geme Ceme Sur’da (Kırmızı Irmak Ormanı) bir delikanlının hamama gelip yıkanmadığı anlaşılmış. Padişah, hemen askerlerin gönderilmesini emretmiş, “gitsinler ve o delikanlıyı da getirip hamama soksunlar.” Emri alan askerler, gidip Camısan’ın kapısını çalmışlar. “Padişah’ın emri var, gelip hamamda yıkanacaksın” demişler. Başına gelen tehlikeyi sezen Camısan: “Ben hamamda yıkanmıyorum. Ben yıkanmak için suyumu tenekede ısıtıp, öyle banyo yapıyorum.” “Hayır, olmaz” demişler, “senin de banyo yapman gerekir; Padişah, hayır için herkesi çağırıp, hamamda banyo yaptırdı. Peki sen neden itiraz ediyorsun?” Camisan, söyleyecek bir söz bulamamış. Alıp getirmişler, kendi rızası olmadan giysilerini çıkarmışlar. Bakmışlar ki, vücudu tıpkı yılanlarınki gibi alacalı. Emin olmak için hamama koyup yıkamışlar. Vücudunda tıpkı yılanlarınki gibi, pullar dökülmüş. Artık, O’nun Şahmaran’ı gördüğüne emin olmuşlar. Çıkarıp, giydirmişler. Sonra da demişler ki:“Padişahımız çok hasta. Dermansız bir derdi var. Bu illetin tek çaresi Şahmaran’dır. Şahmaran gelmezse Padişah ölecek. Senin Şahmaran´ı gördüğün açığa çıktı. O’nu nerede gördüğünü bize söylemelisin. Gidip, Şahmaran’ı getirmen gerekir. Getirmezsen boynunu vuracağız.” Camısan, önce derin derin düşünmüş. Ne kadar düşünmüşse bir çare bulamamış. Sonra da kararını vermiş: “Benim boynumu niye vuracakmışsınız ki. Benim tek günahım, o küpe girip, altında kalan balı almak için aşağı inmemdi. Kuyuda kapalı kalınca, kendime bir yol aradım, böylece Şahmaran’ı görmüş oldum. Sizi içine düştüğüm küpün olduğu yere götüreceğim. Siz gidip, alıp getirin. Bana ne! Hadi, gelin sizi oraya götüreyim.” Padişah’ın adamlarını alıp, küpü buldukları yere gitmiş. Büyük taşı gösterip, “ben buradan gidip gördüm, siz de gidin bulun getirin” demiş. Kimse aşağı inememiş. Bunun üzerine Hoca kitabını kurup başlamış okumaya. Az okumuş, çok okumuş; sonunda, Şahmaran kuyunun deliğinden çıkmış. Şahmaran’ın çıktığını gören Camısan, orada bulunan kalabalığın arkasına kaçıp saklanmak istemiş. Kuyudan çıkan Şahmaran, Camısan’ın gizlendiğini farkederek demiş ki: “Neden başkalarının arkasına kaçıyorsun? Yemin etmiş, ikrar vermiştin. Ama hain çıktın, benim bulunduğum yeri söyledin. Şimdi gel beni omuzla, neden kaçıyorsun?” Sözünden dönmüş olmanın utancıyla kendisini yerin dibine girmiş gibi hisseden Camısan, çaresiz, gelip Şahmaran’ı sırtlayıp, gidecekleri yere doğru yola koyulmuş. Tam o sıra, Şahmaran, Camısan’ın kulağına eğilip demiş ki: “Şimdi senden beni kesmeni isteyecekler. Sakın beni kesmeyi kabul etme. ´Ben getirdim siz kesin’ de. O zaman beni kesmek, doğramak ve pişirmek işi Hoca’ya kalır. Beni kaynattıkları suyun üstünde biriken ilk köpük, safi zehirdir. Olur da içmen için sana verebilirler. Olmaya ki içesin! O köpük alındıktan sonra ikinci kaynamada birikecek köpüğü kim içerse Lokman Hekim O olur! Her şey O’na ayan beyan gözükür. Geriye kalan suyla da Padişah’ı yıkayıp, iyileşmesini sağlarsın. O’na göre dikkat et”. Saraya varır varmaz, her şey Şahmaran’ın dediği gibi olmuş. Camısan’a, “Şahmaran’ı kes” demişler. Şahmaran’ın uyarıları hala kulaklarında olan Camısan, “hayır, ben kesmem. Ben getirdim, siz de kesin” demiş. Bunun üzerine Hoca götürüp kesmiş. Önce üç parçaya bölmüş, sonra da her bir parçayı kazana atmış. Kaynamaya başladıktan sonra suyun üstünde bir köpük birikmiş. Biriken ilk köpüğü bir tasa koyup, içsin diye Camısan´a vermiş. “Çok sıcak” demiş Camısan, “şuraya indir. Hem neden bana veriyorsun ki!” diye Hocaya çıkışmış. Hoca da orada bulunan masanın üstüne indirip, Şahmaran’ı kaynatmaya devam etmiş. Artık ikinci kaynatmanın köpüğü de hazırmış. Hoca onu da bir tasa koyup, soğuması için bir yere indirmiş. Tam o sırada biri gelip Hoca´yı Paşa’nın çağırdığını söylemiş. Hoca, hemen alel acele ve işini yapmış olmanın güveniyle kalkıp Padişah´ın yanına gitmiş. Orada zehirli köpük ve her şeyi ayan beyan edecek olan ikinci kaynamadan elde edilen köpük ile başbaşa kalan Camısan, hemen zehir dolu tasla diğerinin yerini değiştirmiş. Sonra da kendisine Lokman Hekim olma yolunu açacak olan tastaki suyu tümüyle içmiş. Padişah’ın yanına giden Hoca geri döner dönmez, soğuması için indirdiğini sandığı dolu tasın hepsini içmiş. Oracıkta can vermiş. Camısan’a ise her şey ayan beyan olmuş. Dünyanın bütün bilgisi gözlerinin önüne serilmiş. Yani Lokman Hekim olmuş. Camısan suyu götürüp Padişah’a banyo yaptırmış. Şahmaran’ın kaynatılmış suyundan banyo yapan Padişah’ın bütün yaraları, dökülüp iyileşmiş. Köpüğü içip Lokman Hekim olan Camısan, artık her şeyi görebilir olduğu için babasının O’nun için bıraktığı sayfaları da görmüş. Hızla evine gelip, “anne, babamın defterinden sayfalar kalmıştı, onları bana getir” demiş. Annesi, gidip sayfaları getirmiş ve Camısan’a vermiş. Camısan, artık Lokman Hekim olmuş. Belqiya o kadar yüzyıl gezip aradıktan sonra Hz, Muhammed´in adını görmüş. Camısan da o kadar gezdikten ve başına gelen onca işten sonra hem kendi dünyasına dönmüş hem de her şeyin kendisine ayan olduğu Lokman Hekim olmuş. Masal burada bitmiş; onlar ermiş muradına!

Görüntülenme Sayısı : 32    Eklenme Tarihi : 06 Şubat 2026 Cuma    Güncellenme Tarihi : 06 Şubat 2026 Cuma